Çin ve Latin Amerika ülkeleri ilişkilerine dünyadaki büyük güçlerin 3. ülkeler veya bölgelerdeki ilişkileri açısından bakmak gerekir. Afrika’da en çok Avrupa ülkelerinin var olan konumlarından boş kalan yerleri dolduran Çin, Latin Amerika ülkelerinde ise en çok ABD ile karşı karşıya gelmektedir. Latin Amerika ülkelerinin de ekonomik gelişimine katkı sağlayan Çin’in bölgedeki varlığı ticari ilişkileri ciddi anlamda canlandırdığı gibi, siyasi anlamda da kimi zaman “tehdit” kimi zaman “ortaklık” çerçevesinde algılanmaktadır.
ÇİN-LATİN AMERİKA İLİŞKİLERİNİN TARİHİ SEYRİ
Çin’in Latin Amerika ülkeleriyle ilişkisi uzaklık sebebiyle çok eski tarihlere dayanmamaktadır. 17. Yüzyılda İspanya’nın egemenliğinde olan Meksika’dan önce Filipinlere, oradan da Çin’in Guangdong(Kanton) bölgesine gelen ticari gemilerin “İpek Deniz Yolu”nun kollarından biri olduğu kabul edilir.[1] 19. Yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarında ise Çin’de hakim Mançur hükümeti yani Qing Hanedanlığı Peru, Brezilya, Meksika, Şili, Küba ve Panama ile dostane ilişkiler başlatmış ve anlaşmalar imzalamıştır. 1911’de kurulan Milliyetçi Çin Cumhuriyeti hükümeti ise Latin Amerika’dan 13 ülke ile dış politika ilişkileri kurmuştur. 1949’da “Yeni Çin” yani Komünist Parti önderliğindeki “Çin Halk Cumhuriyeti” kurulduktan sonra ise Latin Amerika ülkeleri bir müddet “Çin” olarak Tayvan’ı tanımışlardır. 1959’da Küba Devrimi’nin başarılı olmasıyla Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan Latin Amerika ülkesi Küba olmuştur. Bununla birlikte Çin’i ilk ziyaret eden Latin Amerikalı lider Brezilya’nın 1961-1964 yılları arasında devlet başkanlığını yapmış olan Brezilya İşçi Partisi lideri “Goulart” olmuştur. 1971’de Çin’in BM’de daimi üyeliği almasıyla 12 Latin Amerika ülkesi Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımıştır.[2]
BM’deki daimi üyeliğin alınışı ile birlikte Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerde “Dışa Açılım Politikası” uyarınca Deng Xiaoping ilişkilerde temel olacak 4 temel esası ortaya koymuştur:[3]
1. Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerde “Barışçıl, Karşılıklı Destek, Eşit Faydalanma, Birlikte Kalkınma” ilkeleri temel alınacak.
2. Demokratik gelişimi ve diğer açılardan Latin Amerika’nın güçlü ülkeleri olan Brezilya, Meksika ve Arjantin’le sıcak ilişkiler geliştirilecek.
3. Latin Amerika ülkelerinin milli birlik ve kendi egemenliklerini koruma konusunda destek verilirken ekonomik ilişkiler hızla geliştirilecek.
4. Siyasi ilişkilerde, daha önceki dönemde var olan “Sol” partilerle ilişkiler kurmak yerine, bütün siyasi partiler ve iktidarlarla iyi ilişkiler kurmak esas alınacak.
Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerde temel alınan bu esaslar doğrultusunda ilişkiler geliştirilmek için yoğun çaba harcanmış ve nitekim 90’lı yıllardan sonra hızlanan ilişkiler özellikle 2000’den sonra meyvelerini vermeye başlamıştır. Ekonomik ilişkilerin artmasıyla birlikte Çin’in Latin Amerika’daki yatırımları ve doğal olarak siyasi ilişkileri de ciddi ivme kazanmış; bu sayede Çin Batı Yarımküre’deki önemli aktörlerden biri olmuştur.
EKONOMİK İLİŞKİLER
Latin Amerika ülkeleriyle ekonomik ilişkilerde Çin tarafının en çok vurguladığı husus, Çin ve Latin Amerika ekonomik ilişkilerinin birbirini tamamlar, eksikliğini giderir nitelikte olduğudur. Örneğin Çin Brezilya, Arjantin gibi dünyanın büyük hububat üreticilerinden bol miktarda soya fasulyesi, soya yağı, mısır gibi gıda maddeleri alıp bu sektörleri desteklerken bunun yanında demir,çelik,petrol ve ahşap hammaddesi de almaktadır. Buna karşılık Çin bu ülkelere tekstil, hazır giyim, inşaat malzemeleri, elektronik eşyalar, beyaz eşya gibi bitmiş ürünler satmaktadır. 2003’te Çin’in Brezilya’dan ithal ettiği soya fasulyesi 6.1 milyon ton iken bu 2004’te %20 artmıştır. Bu arada 2004 yılında 23 ihracatçı firmanın Çin’e satışları azaltma girişimi netice vermemiş ve sonuç olarak bu aradaki açıktan dolayı Brezilya 1 milyar dolara yakın zarara uğramıştır.[4] Çin ve Latin Amerika arasındaki karşılıklı ticaret hacminin artması ise iki tarafın kalkınma hızları açısından ciddi önem arz etmektedir.
Çin ve Latin Amerika ülkeleri arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler 2000’lerde meyvelerini vermeye başlasa da özellikle Başkan Hu Jintao’un 2004 Kasım’ında Brezilya, Arjantin ve Küba başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerine yaptığı bir dizi ziyaretten sonra daha büyük bir ivme yakalamıştır. Hatta Latin Amerika ülkeleriyle yakalanan bu ivmeden sonra ulaşılan hacim zaten bir süredir konuşulmakta olan “BRICS” ülkeleri söylemini yani ekonomik ve siyasi anlamda dünyada hızla söz sahipliği artan ülkeler(Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, G.Afrika) daha da olgunlaştırmıştır.
Bu gelişmelerin yanında Çin’in Latin Amerika’da 2005’e kadar yaptığı yatırımların çoğunun katma değerinin düşük olması ve oluşan dış ticaret açıkları sebebiyle WTO’nun rakamlarına göre 1995-2005 yılları arasında Çin mallarına anti damping uygulayan 26 ülkeden 9’u yani %34’ü Latin Amerika ülkesidir. Karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi ve yatırımların farklılaştırılması ile bu sorun yavaş yavaş aşılmaktadır. Nitekim Çin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün çalışmaları ile Çinli şirketlere “dışarı açılın” politikası çerçevesinde Latin Amerika”da yapılabilecek yatırımlar konusunda çalışmalar sunulmaktadır.[5]
Çin’in Latin Amerika’da sadece 2005 yılında yaptığı direk yatırımlar ise 600 milyon doları bulmuştur. Bu yönüyle Çin’in yabancı ülke ve bölgelerdeki yatırımları sıralamasında Latin Amerika, Güneydoğu Asya’dan sonra 2. sırayı almıştır. [6] 2006 yılında Çin-Latin Amerika ticaret hacmi 70 milyar doları bulurken bunun 360 milyar dolarlık kısmı Çin’in, 342 milyar doları ise Latin Amerika ülkelerinin ihracatı olmuştur.[7] 2007’de ise bu rakam 100 milyar dolara çıkmıştır. 2006’da Latin Amerika Ülkeleri Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün raporuna göre Çin’in ithal ettiği soya fasulyesinin %60’ı, bakırın %40’ı, demirin %21’i, Ahşap hammaddelerin %21’i, balığın %80’i, üzümün %60’ı Latin Amerika ülkelerinden gelmektedir.[8] 2006’daki rakamlara göre ise Çin, Latin Amerika ülkelerinin 3. büyük ticaret ortağı konumuna gelmiştir.
Çin Komünist Partisi Jinan Bürosu Parti Okulu’ndan Zhang AiJun (cang ay cün) “İkili ve çoklu ilişkiler” adlı makalesinde Latin Amerika ülkeleriyle olan ilişkilerdeki çarpıcı rakamlara dikkat çekiyor: “Petrol gelirleri toplam gelirlerinin %70’i olan Venezuela, Latin Amerika’nın 1., dünyanın 5. büyük petrol üreticisidir. Venezuela devletine ait petrol şirketi Asya Pasifikteki ilk ofisini Pekin’de 2005’te Pekin’de açmıştır. Çin’in Venezuela’dan 2007’de günlük 300bin varil olan petrol alımı, 2010’da günlük 500bin varile yükselecektir. Brezilya ile Proje-Petrol karşılıklı anlaşmaları yapan Çin, mesela Brezilya’da yaptığı bir liman karşılığında petrol almıştır ki bu iki ülke açısından da çok karlıdır. Venezuela devlet başkanı Chavez bile artık “en çok Deng Xiaoping’in konuşmalarından seçmeler olan kitabı okuyorum” demektedir.
Çin’in Latin Amerika’daki petrol ataklarından biri de yakın zamanda gerçekleşti. New York Times’ın 16 Ekim 2009 nüshasındaki haberine göre Çin Meksika körfezinde çalışan Norveçli bir petrol şirketini almak için atağa kalkmıştı. Gerçi Çin’in bu atağı 2005’teki Amerikan Unicol şirketini 18.5 milyar dolara almak istemesinin yanında oldukça sembolik kaldı. Fakat, Çin Latin Amerika’daki petrol bağlantılarını artırmak için yoğun uğraş sarfetmektedir.
SİYASİ İLİŞKİLER
Çin’in Latin Amerika’yla çok hızlı bir şekilde gelişen ekonomik ilişkileri beraberinde siyasi ilişkilerin de gelişmesini netice vermektedir. Çin’in dünyanın her bölgesiyle ekonomipolitiğini kullanarak başarılı ilişkiler geliştirmesinden Latin Amerika ülkeleri de paylarına düşeni ziyadesiyle almaktadırlar.
Çin’in Afrika ile ilişkilerinde karşısındaki en büyük rakip olan Avrupa ülkelerinin yerine Latin Amerika’da ABD bulunmaktadır. ABD’nin şahin kanadına göre Çin çoktan “Batı Yarımküre”ye girerek ABD’nin arka bahçesine girmiş ve burnunun dibinde tehdit eder hale gelmiştir. Çin’in Barışçıl Yükseliş yapmayıp aslında Çin Tehdidi olarak uluslar arası arenada boy gösterdiğini düşünen birçok batılı araştırmacı da aynı görüştedir.[9]Zalmay Khalilzad “The United States and a Rising China: Strategic and Military Implications” isimli kitabında ABD’nin Çin politikası hakkında “congagement” tabiri kullanıyor; yani “containment” ve “engagement” kelimelerinin birleşimi. Bu tabiri kullanmasının sebebi olarak da Çin’in şu andak yükselişinin ABD için her bölge adına bir “belirsizlik” ifade ettiğini, bu yüzden Çin’in faaliyette olduğu her bölgede ilişkilerin içinde olarak takip etmeyi ve müdahaleli davranmayı uygun görmektedir. Bu söyledikleri Latin Amerika için de geçerlidir. Yine bir çok ABD’li araştırmacı ve yazarın görüşüne göreyse Çin’in Latin Amerika ile geliştirdiği ilişkiler iki bölgenin eksiklerini tamamlar nitelikte olup, siyasi açıdan da belli seviyelere gelse de henüz kesinlikle ABD için bir tehdit unsuru içermemektedir.[10] Yine birçok araştırmacı da Latin Amerika’da giderek artan sol hareketlerden endişe duyduklarını, bu aşamada Çin’in de Latin Amerika’yla ilişkilerinin artmasının kuşkulandırıcı etken olduğunu, ekonomik ve dostluk çerçevesinde olduğu müddetçe Çin-Latin Amerika ilişkilerinin gelişmesinde bir sakınca olmadığını fakat askeri ve ideolojik boyuta kaydığı anda bunun ciddi bir tehdit olacağını ve zaten “kırılgan” olan Çin-ABD ilişkilerine ciddi zarar vereceğini, Çin’i hem bir “tehdit” hem de bir “fırsat” olarak gördüklerini belirtmektedirler.[11] Bu yüzden Çince tabirle “Zuoshi(zo şı)-Wait and See” üslubuyla ilişkileri yakından takip etmektedirler. ABD’nin eski Irak Büyükelçisi
Çin tarafı ise ısrarla “Latin Amerika ile geliştirilen ilişkilerde ne ABD’nin ne de başka bir üçüncü ülkenin menfaatlerine kasıt olmadığını, fırsat eşitliği çerçevesinde ekonomik ve dostluk ilişkileri geliştirdiklerini” ifade etmektedir. Nitekim 2004 Kasım’ında Başkan Hu Jintao’un Latin Maerika gezisindeki “Latin Amerika ile ilişkilerimiz karşılıklı güven, dostluk, birbirinin eksiklerini tamamlayarak karşılıklı kazanma ve kültürel diyaloglar çerçevesinde gelişmektedir” sözleri de Çin tarafının “tehdit” iddiaları karşısındaki tavrının bir göstergesidir.[12] Çin’de Latin Amerika ilişkileri hakkında 2000 yılından sonra yayınlanan kaydadeğer akademik makalelerin hemen hepsinde “Çin’in küreselleşen dünyanın ekonomik yapısında kendi çapına göre daha geniş iletişim alanları kurmak istediği, hiçbir şekilde hegemonik bir altyapının kurulmadığı, ABD’nin Latin Amerika ve diğer bölgelerdeki hegemonyasına tehdit olacak hiçbir şeyin yapılmadığı” ifade edilmektedir.
Çin’in Latin Amerika ülkeleriyle siyasi anlamda ilişkilerini geliştirmek istemesinin başka haklı sebepleri de mevcuttur. Bunların başında “Tayvan Eyaleti” sorunu gelmektedir. Tayvan meselesinde tüm dünyada tek ses olmasını isteyen ve her ikili ilişkilerde bunu bir şart olarak sunan Çin’in başının en çok ağrıdığı yerlerden biri hiç kuşkusuz Latin Amerika’dır. Latin Amerika’daki 33 ülkeden 21’iyle Çin’in diplomatik ilişkileri vardır. Tayvan’ı ülke olarak veya ilişkiler bazında tanıyan 20 küsur ülkeden 12 tanesi ise Latin Amerika’dadır. Örneğin Tayvan hükümeti Kostarika’ya 15 milyon, Dominik’e de 50 milyon ABD doları vererek kendisinin tanınmasını sağlamıştır. Bu yönüyle değerlendirildiğinde Çin’in Latin Amerika ile geliştirdiği siyasi ilişkilerde ana fikrin yine “Çin’in kendi iç meselelerini dünyaya kabul ettirmek ve dostluk çerçevesinde iyi ilişkiler kurmak” amaçlı olduğu söylenebilir.
KÜLTÜREL İLİŞKİLER
Birbirinden çok uzak ve farklı iki kültürün küreselleşen dünyanın ve aktif dış politikanın getirisi olarak birbirine yaklaştığı Çin-Latin Amerika kültürel ilişkileri, ekonomik ve siyasi ilişkilerin gelişim hızının çok gerisinde seyretmektedir.
Soğuk Savaş döneminde Latin Amerika ülkelerinin Çin’e bakışı ABD’nin bakışıyla aynı doğrultuda idi. Artan ekonomik ilişkiler ve diplomatik seviyedeki ziyaretler neticesinde bu bakışın azaldığını söylemek mümkün.
Kültürel bağlamda Çin’in Latin Amerika’da ilişkilerinin en iyi olduğu ülke olarak Küba’nın olduğunu söylemek yanlış olmaz. 19. Yüzyılın son yarısından itibaren 100binin üzerinde Çinlinin Küba’ya göç edip oraya yerleşmesinin de bunda katkısı yüksek olsa gerek. 2007 Mayıs’ında Çinli göçmenlerin Küba’daki 160.yılı dolayısıyla düzenlenen şenlikler bu kültürel ilişkiyi gösterir nitelikte olmuştur.[13]
Macao adasının 400 yıl boyunca Portekiz kontrolünde kalmış olması da Çin’in Latin kültürü ile bir bağlantısı sayılabilir. Nitekim, Macao Adası 1999’da tekrar Çin’e geçtikten sonraki dönemde Çin tarafı kültürel ilişkilerin artması adına adadaki Latin varlığını gelen turistlere ve araştırmacılara açmış, bu yönüyle de adadan istifade etmiştir.
Fakat gerek İspanyolca ve Portekizce’nin yeteri kadar öğretilmedi, okullarda bu konuda daha fazla dersler olması gerektiği; Latin Amerika’da da Çin dili ve kültürü adına faaliyet gösterecek kurumların açılması gerektiği yine Çinli araştırmacılar tarafından vurgulanan hususlar arasındadır.
ÇİN-LATİN AMERİKA İLİŞKİLERİNİN İLERLEMESİ ADINA YAPILMASI PLANLANANLAR
- Çin-Latin Amerika ilişkilerinin gelişmesinin devamı için en önemli itici güç ekonomik ilişkilerdir. Bu sebeple Çin tarafı daha kalıcı ve büyüyen ekonomik ilişkiler kurma peşindedir. Bu doğrultuda Latin Amerika’dan yapılacak hammadde alımlarının artırılması gerekmektedir.
- Çin’e yapılacak ihracat kalemlerinin artırılması ve “Made in China” ibaresinin Latin Amerika’da daha muteber olması için daha kaliteli ürünlerle pazarın zorlanması gerecektir.
- Latin Amerika’ya yapılacak yatırımların katma değeri yüksek ürünler ve tesislerle olması, hızlı büyüyen Latin Amerika pazarının ciddi araştırmalarla Çin’li yatırımcılara açılması sağlanacaktır.
- Çin’in Barışçıl Yükselişi’nin bölge hükümetlerine ve halklarına daha iyi anlatılması sağlanarak Çin’in “tehdit” değil “fırsat” olduğu vurgulanacaktır.
- Bölgedeki ABD hegemonyasına zarar verecek türden ilişkilerin dışında siyasi ilişkiler konusunda ilerleyen zamanda daha fazla çaba sarfedilecektir.
- Tayvan meselesi hakkında Çin tarafının tezlerinin haklılığı anlatılıp, küçük menfaatler için Çin’le karşı karşıya gelinmemesi salıklanacaktır.
- Kültürel ilişkilerin artırılması adına Çin’de Latin Amerika dilleri ve kültürleri yaygınlaştırılacak, Latin Amerika’da Çin dili ve kültürünü tanıtacak kurumlar açılacaktır.
SONUÇ
Çin’in dış politikadaki muazzam faaliyet hızı kendisine çok uzak bölgelerde bile etkisini göstermektedir. İdeolojik yaklaşımlardan çok pragmatist karşılıklı fayda eksenli oluşan bu yeni ilişkiler çizgisi Çin’in dünya ülkeleriyle ilişkilerinde her zaman lehine esen bir rüzgar olarak devam etmektedir.
Çin bu bağlamdaki Barışçıl Yükseliş anlayışı sayesinde Batı Yarımküre’de Latin Amerika’ya kadar ciddi ilişkiler kurmuştur. ABD’nin kara ve deniz sınırlarına ulaşan bu bölgedeki Çin yükselişi ise ABD tarafından çok yakından takip edilmektedir. ABD, Çin’in Latin Amerika ve diğer bölgelerdeki ilerleyişini ise hem bu ilişkilere ortak olup kontrolde tutarak hem de şüpheyle karşılamaktadır. Nitekim başta Latin Amerika’daki Çin yükselişi olmak üzere dünyadaki bu yükseliş hakkında birçok ABD’li araştırmacı “büyük güce ve doğal olarak etkiye ulaşan Çin’le ilgili asıl mesele Çin’in bu etkiyi nasıl kullanacağıdır”[14] şeklinde düşünmektedir. Çin’in yükselişini dünya için bir fırsat olarak görenlerin sayısı da azımsanmayacak niteliktedir.
Çin ise, ABD’nin hegemonyasına tehdit edecek herhangi bir ilişki içerisine girmediğini her fırsatta beyan edip, Latin Amerika ülkeleriyle her alandaki ilişkilerini geliştirmek için taktire şayan bir çaba sarfetmektedir. Çin’in Latin Amerika ülkeleriyle olan ilişkileri ilerleyen zamanlarda artarak devam edecektir. Bunun ABD ile ciddi bir sürtüşmeye dönüp dönmeyeceği ise Çin’in tutumuna bağlı olarak değişecektir. Zira, küreselleşen dünyada hızlı büyümesini devam ettirerek kabına sığmayan Çin, kendine daha fazla alan açmak ve daha fazla sorumluluk almak isteyecektir. Latin Amerika ülkelerindeki siyasi eğilimlerin değişimi gelecek adına henüz net fikir verir nitelikte değildir. Fakat bölge ülkelerinde olabilecek bir eksen kayması, Çin ve ABD arasında ciddi sürtüşmelerin doğmasına sebebiyet verecektir. Bu durumu ise ne Çin ne de ABD şu an için göze alabilecek durumda değildir.
Türkiye olarak ciddi anlamda Çin uzmanlarımızın bile olmayışı, Latin Amerika ülkeleriyle ilişkiler konusunda daha az beklentide olmamızı gerektiriyor. Türk devletinin yakın zamanda komşularıyla ve bölgesinde geliştirdiği çok başarılı dış politika açılımlarının ne zaman uzak bölgelere geleceğini tahmin etmek şimdilik güç. Fakat Türk devleti de en az Çin kadar çok çalışarak ve aktif dış politikalar üreterek dünyanın yeni şekillenmesine ortak olmalıdır.